Hayati YAZICI | Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
TÜSİAD ÖDÜL TÖRENİ KONUŞMASI
11 Aralık 2009
Değerli konuklar,
Bugün TÜSİAD'ın Yüksek İstişare Konseyi toplantısında aranızda bulunmaktan duyduğum memnuniyeti belirterek sözlerime başlamak istiyorum.
Bugün burada, TÜSİAD'ın "Bosphorus Prize for European Understanding" adlı dış politika ödülünü bu yılki sahibine takdim edeceğiz.
Bilindiği gibi, bu ödül, Türkiye'nin AB üyelik sürecine, görüş ve politikalarıyla katkı sağlayan, Avrupa'nın önde gelen isimlerine 2003 yılından bu yana veriliyor.
Bu yıl bu değerli ödüle, Federal Almanya Eski Dışişleri Bakanı Sayın Frank Walter Steinmeier lâyık görüldüler. Bu ödül kendisine, Türkiye ile AB arasındaki işbirliğinin, karşılıklı anlayışın ve ortak değerlerin gelişmesine yaptığı değerli katkılardan dolayı veriliyor.
Ben de bu önemli ödülü kendilerine takdim etmekten dolayı büyük bir mutluluk duyacağım.
Değerli konuklar,
Bu ödül töreni vesilesiyle ülkemizin Avrupa Birliği üyeliği sürecine verdiği önemi bir kez daha teyit etmek isterim. AB uyum sürecindeki siyasal irademizi dün olduğu gibi bugün de güçlü bir şekilde sürdürüyoruz.
Türkiye mevzuat uyum takvimini içeren yenilenmiş Ulusal Programı'nı, geçtiğimiz yılın son günü resmileştirerek yürürlüğe koymuş ve aradan geçen bir yıllık süre içinde, müzakere sürecinin kurumsal yapısını güçlendirmek bakımından önemli adımlar atmıştır.
Öncelikle gündemi oldukça yoğun olan Dışişleri Bakanlığı'ndan bağımsız olarak Sayın Egemen Bağış yeni Başmüzakereci ve Devlet Bakanı olarak atanmıştır. Bunun ardından da müzakerelerin teknik boyutunu yürüten Avrupa Birliği Genel Sekreterliği'nin örgütsel yapısı yenilenerek, süreci daha sağlıklı bir şekilde yürütmesi sağlanmıştır.
Son bir yıl içinde de yasal ve idari reform çalışmaları sürmüştür. Türkiye, tam üyelik müzakerelerinin başlamasıyla birlikte, Kopenhag Siyasi Kriterleri'nin gereklerini karşılamış bir ülke konumuna gelmiştir.
Bununla birlikte, demokratikleşme yolunda ilerlemeye olan kararlılığımız ortadadır. Ulusal Program'da çerçevesi belirlendiği gibi, siyasi kriterler alanında pek çok adım atılacaktır.
Bu noktada kendi sorumluluğumdaki gümrüklerle ilgili çalışmalardan da örnek vermek isterim. Bildiğiniz gibi, Avrupa Birliği-Türkiye Ortaklık Konseyi'nin 6 Mart 1995 tarihli toplantısında kabul edilen 1/95 sayılı, Ortaklık Konseyi Kararı ile Türkiye ile Avrupa Birliği arasında Gümrük Birliği tesis edilmiştir.
Türkiye AB üyesi olmadan Gümrük Birliği'ne dahil olan ilk ülkedir. Bu durum, aynı zamanda Avrupa'da bazı kesimlerin önerdiği imtiyazlı ortaklık modelinin, 14 yıl önce zaten gerçekleşmiş olduğunun ve bu söylemin yeni bir içeriğinin olmadığının bir teyididir.
Sanayi malları ticaretindeki 14 yılı bulan entegrasyonumuzun, sadece ikili serbest ticaretten ibaret olmadığının bilincindeyiz. Bu konuda bir dizi mevzuat uyumu ve önemli bir zihinsel dönüşüm gerekiyor. Bu uyum sürecinde, sorumlu olduğum Bakanlık bünyesinde de çalışmalarımızı sürdürmekteyiz.
Bu çerçevede, Gümrük Birliği'ne dahil olmamızın ardından, 2000 yılından bu yana, 4458 sayılı Gümrük Kanunu'nda beş kez değişikliğe gidilmiştir.
Son olarak da 7 Temmuz 2009 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan "Gümrük Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" ile, beyan esası ve piyasa gözetim ve denetimi uygulamasının zemini hazırlanarak, AB Gümrük uygulamalarındaki değişikliklere paralel olarak, uyuma gidilmiştir.
Sayın konuklar,
Türk dış politikasının ana hedefi hiç kuşkusuz, Avrupa ile entegrasyondur. Tarihimizle, kültürümüzle ve modernleşme sürecimizle Avrupa'nın bir parçası olduğumuz çok açıktır. Bu çerçevede NATO üyeliğimiz ve AB ile müzakere sürecimiz, Türkiye'nin stratejik önceliğidir.
Ne var ki, bu güçlü ilişkiler, ülkemizin Kafkasya'yı, Orta Doğu'yu, Asya'yı ya da Afrika'yı ihmal edeceği anlamına gelmemektedir. Ülke olarak her şeyden önce, komşu ülkelerle "sıfır sorun" politikası izliyoruz. Bu şekilde, bölgemizde barış ve istikrarın sağlanması için, olağanüstü bir çaba sarfediyoruz.
Bölgesinde gitgide etkisini artıran, barış ve istikrarın korunmasında kilit bir rol oynayan, sözü dinlenir ve güvenilir bir Türkiye'nin varlığı Avrupa Birliği açısından da büyük bir önem taşımaktadır.
Türkiye'nin kendi doğusuyla ilişkilerinin daha iyi bir noktada olması, Türkiye'yi de içine almış bir Avrupa bakımından çok önemli bir kazanım olacaktır. Böylece AB, 21'inci yüzyılın küresel siyaset sahnesinde, kendisine önemli bir hareket alanı bulacaktır.
Değerli konuklar,
Bildiğiniz gibi Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği süreci, 1963 yılında Türkiye'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık anlaşması imzalamasıyla başladı ve 1987 yılında tam üyeliğe başvurmasıyla önemli bir ivme kazandı. 1999 yılında AB üyeleri tarafından aday olarak kabul edilen Türkiye, 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başladı.
Çeşitli inişler ve çıkışların yaşandığı bu uzun süreç boyunca Türkiye hiçbir zaman Avrupa ile entegrasyon hedefinden vaz geçmedi. Şu anda yürütülen müzakere sürecinin de doğal sonucu hiç kuşkusuz Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğidir. Bunun aksi düşünülemez. Türkiye'nin tam üyeliği yerine hedef olarak "Ayrıcalıklı Ortaklığın" önerilmesi de hiçbir şekilde kabul edilebilir değildir.
Üzülerek ifade etmek isterim ki, 3 Ekim 2005 tarihinde başlayan müzakerelerde şu ana kadar gelinen nokta yeterince tatmin edici olamamıştır.
Bugüne kadar, 35 müzakere başlığından sadece 11 tanesi açılabilmiş, 1'i geçici olarak kapanmıştır. Başlıkların yarıya yakını şu ya da bu bahaneyle çeşitli üye ülkeler tarafından bloke edilmektedir.
Hatırlatmak isterim ki, Türkiye müzakerelere tüm üye ülkelerin oybirliğiyle aldıkları karar doğrultusunda başlamıştır. Bu karar Türkiye'yi de içeren bir Avrupa Birliği'nin, geleceğinin daha parlak olacağına dair stratejik bir vizyonun eseridir. Aksi bir düşünce olsaydı, oybirliğiyle fasılların açılması, tarih verilmesi ve müzakerelerin devamı konularında çok sayıdaki konsey kararı alınmamış olurdu.
Dolayısıyla, biz AB nezdinde müzakerelerin canlandırılarak sürdürülmesi yönünde bir iradenin, önümüzdeki süreçte yeniden güçleneceğine inanıyoruz.
Şunu unutmamalıyız ki AB ile müzakere sürecine başlayan her ülke bu süreci tamamlamıştır. Bu konuda herhangi bir istisna bulunmamaktadır, Türkiye'nin de bir istisna oluşturması beklenmemelidir.
Şurası çok açıktır ki, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyesi olması hem Türkiye açısından, hem de Avrupa Birliği açısından büyük bir kazanç olacaktır. Bu birliktelik sadece taraflar için önemli ekonomik ve siyasal kazanımlar sağlamakla kalmayacaktır. Bu birliktelik aynı zamanda, küresel barışa da önemli bir katkı sağlayacaktır.
Buna rağmen Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olmasına hala karşı çıkan çevrelerin bulunması, ancak tarihten gelen duygusal bazı önyargılarla açıklanabilir. Bu önyargıların aşılmasının en önemli yolu da hiç kuşkusuz AB ve Türkiye halklarının birbirlerini daha yakından tanımalarıdır.
Bu çerçevede İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilmiş olması, çok önemli ve tarihî bir fırsattır. Bu fırsatı hep birlikte en iyi şekilde değerlendireceğimize inanıyorum.
Değerli konuklar,
Avrupa'daki, Türkiye'yi dışlayıcı bir tutum takınan çevrelerin hiçbir şekilde Avrupa'yı ve Avrupa değerlerini temsil etmediğini biliyoruz. Sürecin başından beri birçok Avrupalı dostumuz, Türkiye'nin üyelik sürecini desteklerken, bunu her şeyden önce Avrupa ve Avrupa değerleri adına yaptılar ve yapıyorlar.
Bu değerli dostlarımız arasında Sayın Steinmeier'in elbetteki çok ayrıcalıklı ve çok özel bir yeri vardır.
Sayın Steinmeier hükümetteki görevi süresince, Türkiye'ye herhangi bir negatif ayrımcılık yapılmasına karşı çıkmış. Türkiye'nin AB müzakerelerinin objektif bir temelde sürdürülmesi için önemli katkılar sağlamıştır.
Sayın Steinmeier, 1998-2005 yılları arasında Şansölyelik Müsteşarı olduğu ve 2005-2009 yılları arasında Federal Dışişleri Bakanı olduğu uzun dönemde her vesileyle Türkiye'nin AB üyeliğini desteklemiştir.
Sayın Steinmeier'in gösterdiği çabalar sadece dış politikayla ve ülkemizin AB katılım süreciyle sınırlı kalmamıştır. Kendileri, Türk toplumunun entegrasyonundan, ikili kültürel ilişkilerin geliştirilmesine kadar iki ülke ilişkilerinin her vechesinde önemli katkılar sağlamıştır.
Hassas dönemlerde Sayın Dışişleri Bakanımızla, Almanya ve Türkiye'de ortak makaleler yayımlayarak tansiyonun düşmesi için çaba sarfetmiştir.
Sayın Steinmeier ayrıca Türkiye, Türkiye'nin AB katılım süreci ve Türk toplumu ile ilgili olarak yapıcı, olumlu, teşvik edici mesajları ile dikkat çekmiştir.
İzlediği siyasetle, vizyon sahibi bir Avrupalı olduğunu ortaya koymuştur.
Sayın Steinmeier'in bundan sonra da Partisinin, Almanya Federal Meclisi'ndeki Grup Başkanı olarak ülkemizle ve ülkesindeki Türk toplumuyla sıcak ve dostane ilişkisini sürdüreceğinden eminim.
Bu nedenle TÜSİAD'ın değerli yöneticileri "Bosphorus Prize" ödülü için gerçekten de son derece isabetli bir tercih yapmışlardır. Kendilerine teşekkürlerimi sunuyorum.
Değerli konuklar,
Türkiye AB katılım sürecinde kararlılıkla ilerlemektedir. Reformlarımızı kesintisiz sürdürüyoruz. Bunu yaparken en önemli desteği halkımızdan, sivil toplum kuruluşlarımızdan alıyoruz. Ancak bu süreçte Avrupalı dostlarımızın desteği de büyük önem taşımaktadır.
Avrupa Birliği ile ortak bir geleceğimiz olduğuna inanıyorum. Ve buna katkıda bulunan dostlarımızı hiçbir zaman unutmayacağımızı da bu vesileyle vurgulamak istiyorum.
Bu noktada, Türkiye'deki en güçlü sivil toplum kuruluşları arasında yer alan TÜSİAD'ı, bu çok önemli girişiminden dolayı ayrıca tebrik etmek istiyorum.
Türkiye'deki sivil toplum kuruluşları arasında öncü bir rolü olan TÜSİAD, Türkiye'nin AB sürecine aktif bir şekilde katkıda bulunarak ülkemizdeki bütün sivil toplum kuruluşlarına örnek olmaktadır.
Türkiye'nin AB üyeliği yolunda çaba gösteren herkese teşekkür ediyor, Sayın Steinmeier'e verilen ödülün, Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki dostluğun daha da derinleşmesine vesile olmasını diliyorum.