Hayati YAZICI | Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı

KADIN VE SİYASET PANELİ SUNUMU

KADIN VE SİYASET PANELİ SUNUMU

 Değerli konuklar,

Günümüz dünyasına genel olarak bakıldığında kadınların çok sayıda sorunla yüzyüze olduğu görülebiliyor. Dünyadaki kadınlar çeşitli biçimlerde ayrımcılığa, şiddete, kötü muameleye maruz kalıyorlar, eğitim haklarından yeterince yararlanamıyorlar, düşük ücretle istihdam ediliyorlar ve ücretsiz işçi olarak çalışıyorlar.

Ve maalesef ülkemizdeki kadınların da bu ve benzeri sorunlarla yüzyüze oldukları bir gerçek. Yayınlanan uluslararası raporlar bu konuda yapmamız gereken çok şey olduğunu bize gösteriyor.

Örneğin, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Cinsiyete Dayalı Gelişme Endeksi verilerine göre Türkiye cinsiyet ayrımcılığında 109 ülke arasında 101. sırada bulunuyor.

Öte yandan, Dünya Ekonomik Forumu'nun 2009 Cinsiyet Uçurumu Raporu'na göre Türkiye kadın-erkek eşitliğinde, 134 ülke arasında 129. sırada yer almaktadır.

Bunlar hepimiz açısından çok üzücü ve üzerinde ciddiyetle düşünmemiz gereken veriler.

Ama bu tabloya rağmen kötümser olmadığımı belirtmek isterim. Kadınların toplumsal yaşamın içerisinde yeterince yer almıyor oluşunun kültürümüzün ve tarihimizin aslî bir parçası olduğunu düşünmüyorum.

Yapılan tarihsel araştırmalar bize Osmanlı döneminde kadınların İmparatorluğun siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel hayatında değişik roller oynadığını göstermektedir.

Daha çok oryantalist bir bakış açısının ürünü olan hareme kapanmış kadın imgesi elbettekibelli bir gerçekliğe işaret etmekle birlikte, o dönemki toplumsal gerçekliği bir bütün olarak yansıtmamaktadır.

1590-1630 yıllarına ait Kayseri Şer'iye sicilleri üzerinde, kadınların toplumdaki yeri hakkında çalışan Ronald Jennings [Ranıld Cenings], Anadolu'da kadının o devirde hiç de sanıldığı gibi toplum hayatının dışında olmadığını ortaya çıkarmıştır.

Jennings'in bulgularına göre 17. yüzyılda kadınlar serbestçe mahkemeye gitmekte, dava açabilmekte, kendileri de başkaları tarafından dava edilebilmektedir. Hatta ailelerinin erkeklerinden kocalarını ve kardeşlerini dahi dava etmektedirler.

Ayrıca mülk sahibi kadınlar akitler imzalamaktadır. 17. yüzyılın ilk yarısında Kayseri'de yapılan mukavelelerin yüzde 40'ında kadınlar rol almaktadır.

Diğer taraftan, Osmanlı sarayında kadınların nasıl etkin olabildiği bilinen bir gerçektir. Hürrem, Safiye, Kösem ve Turhan gibi valide Sultanların gücü sadrazamların ve diğer hanedan mensuplarının gücünü gölgede bırakmıştır.

Yine Osmanlı döneminde, divan şiiirinin önde gelen isimlerinden Mihrî ve Zeynep Hatun gibi bilinen isimlerin yanısıra çok sayıda divan sahibi kadın şair vardır.

Aynı şekilde, Osmanlı döneminde Adile Sultan, Ayşe Sultan ve Dilhayat Kalfa gibi çok sayıda kadın besteci olduğu görülmektedir.

Bu arada, Tanzimat döneminde yaşayan ilk Türk kadın romancımız Fatma Aliye Hanım'ı da özellikle anmak isterim.

Belkıs Şevket Osmanlı kadınları arasında ilk kez uçağa binen kadın olarak isim yapmıştır. Belkıs Hanım 1913 Kasımında Fethi Beyin pilotluğunu yaptığı tahtadan yapılmış, üstü açık, "Osmanlı Tayyaresi" adlı bir uçakla İstanbul semalarında uçmuştur. Belkıs Şevket'in bu cesareti yurt içinde ve yurt dışında büyük yankılar uyandırmış, kahraman olarak ilan edilmiştir.

Değerli konuklar,

Konuşmamın bu noktasında, izin verirseniz, Türkiye'de modernleşme süreciyle birlikte kadınlarımızın hangi sosyal ve siyasal haklara kavuştuklarını ele alıp bugünkü durumu kısaca özetlemek istiyorum.

Kadınlara yönelik ilk refomların Tanzimat döneminde başladığını görüyoruz. Tanzimat öncesinde kadınların alabilecegi tek eğitim, şimdiki ilkokul karşılığı olan sıbyan mektepleriydi. Tanzimat döneminde ise ebe ve öğretmen okulları açılmaya başlandı.

Öte yandan, hukuk alanında da önemli gelişmeler sözkonusu olmuş, ilk defa mal paylaşımında kız ve erkek çocukların eşitliği gündeme gelmiştir.

Türk kadınının Meşrutiyet'le birlikte ilk kez yüksek eğitim imkanı elde ettiği görülmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nda hemşirelik eğitimi ilk olarak Meşrutiyet Döneminde başlamıştır. Ve, II. Meşrutiyet, "kadının gitgide daha fazla kamusal alana katıldığı bir dönem" olmuştur.

Milli Mücadele Dönemi'nde ise kadınların örgütlendikleri dernekler yoluyla kadınları sosyal ve siyasal konularda bilinçlendirme görevi üstlendiklerini görüyoruz. Bu dönemde kadınlar toplumsal sorunların çözümü ve yurt savunması için aktif olarak çalışmışlardır.

15 Haziran 1923'te ilginç bir gelişme yaşanmış, Nezihe Muhittin'in başkanlığında ilk kadın partisi olan Kadınlar Halk Fırkası'nın kurulması girişiminde bulunulmuştur. Ne var ki, kadınlara oy hakkı tanımayan 1909 tarihli Seçim Kanunu gereğince valilik tarafından partinin kuruluşuna onay verilmemiştir.

Bunun üzerine hareket 1924 yılında Türk Kadınlar Birliği adıyla dernekleşme yoluna gitmiştir. Dernek kadınları hem siyasal haklarını kullanma sorumluluğu ve bilincine ulaştırmak istiyordu, hem de yoksul ailelere, kadın ve çocuklara yardım etmeyi amaçlıyordu.

Cumhuriyet'in ilanından sonra, Atatürk'ün öncülüğünde gerçekleştirilen reformlarla birlikte kadınlar bir çok alanda yeni ve çok önemli medenî ve siyasal haklar elde etmişlerdir.

Bu hakların temel taşını 17 Şubat 1926'da TBMM'de kabul edilen Medeni Kanun oluşturmaktadır. Bu şekilde, kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasının önü açılırken, kadınların toplumsal hayattaki statüleri de yükselmiştir.

1930'da Belediye Yasası çıkarılmıştır. Yasa ile kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.

1933 yılında Köy Kanunu'nda değişiklik yapılarak kadınlara köylerde muhtar olma ve ihtiyar meclisine seçilme hakları verilmiştir.

5 Aralık 1934'te Anayasa değişikliği ile kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.

8 Şubat 1935'te Türkiye Büyük Millet Meclisi 5. Dönem seçimleri sonucunda 17 kadın milletvekili ilk kez Meclise girmiş, ara seçimlerde bu sayı 18'e ulaşmıştır.

Unutmamak gerekir ki, Türkiye'de kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildiğinde Fransa'da kadınlar seçme ve seçilme hakkına henüz sahip bulunmuyordu.

Nitekim kadınlar Fransa'da 1944, İtalya'da 1948, Japonya'da 1950, İsviçre'de ise 1971 yılında seçme ve seçilme hakkına kavuşmuşlardır. Dolayısıyla Türkiye kadınlara seçme ve seçilme hakları verme konusunda öncü ülkelerden biri olmuştur.

Değerli konuklar,

Ülkemizde, çok partili hayata geçildikten sonra da önemli gelişmelere tanık oluyoruz. Bu gelişmelerden biri 1950'de ilk kadın belediye başkanı olarak Müfide İlhan'ın Mersin'den seçilmesidir.

Ayrıca Mart 1971'de ilk kadın bakan Türkan Akyol'un atanması'da siyasal tarihimiz bakımından önemli bir olay olmuştur.

80 sonrasında birçok kadın derneğinin kurulduğu görülmektedir. Bunlar arasında Ka-Der (Kadın Adayları Eğitme ve Destekleme Derneği), kadınların siyasette daha çok yer almalarını, Meclis'teki temsil oranını artırmayı amaçlayan bir kuruluş olarak dikkat çekmektedir.

1990 yılında kurulan Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü (KSSGM) ise devlet katında kadın sorunlarına eğilmenin önemli bir adımı olmuştur.

22 Temmuz 2007 Genel seçimlerinden sonra ise TBMM'deki kadın milletvekili sayısında önemli bir artış olduğu görülmektedir. Bu dönemde kadın milletvekillerimizin sayısı 50'ye yükselmiştir. Bu şekilde, 23'ncü dönem parlamentomuz 1935'teki kadınların yüzde 4.6 olan temsil oranını ilk kez aşmış ve yüzde 9.1 düzeyini yakalamıştır.

Evet... Bütün bunlar ülkemizin kadın hakları konusunda önemli bir birikime sahip olduğunu göstermektedir.

Tarihimizden gelen bu birikimlerin değerini yok saymamalı, bunları küçümsememeliyiz. Bugünkü olumsuzluklar için geçmişimizi suçlayıp durmak doğru bir yaklaşım değildir.

Bugünkü olumsuz durumumuzun sebebi asıl olarak gözümüzü dünyaya, geleceğe, çağdaş ve evrensel değerlere yeterince çevirmiyor oluşumuzdur.

Değerli konuklar,

Kadının siyasetteki yerini tartışırken, bir noktayı dikkate almamız gerektiğini düşünüyorum.

Eğer ülkemizde kadınların katılmadığı, etkin olmadığı tek alan siyaset olsaydı, hiç kuşkusuz bu sorunun çözümü görece çok daha kolay olurdu.

Ama veriler maalesef bunun böyle olmadığını gösteriyor. Kadınlarımız sadece siyasete katılmıyor değiller. Kadınlarımızın genel olarak toplumsal süreçlere katılımında da ciddi sorunlar var.

Şimdi size bu konuda bazı çarpıcı veriler sunmak istiyorum:

Türkiye'de hiç kuşkusuz üniversite eğitimini tamamlayarak bir meslek sahibi olan çok sayıda kadın bulunuyor. Ama son yıllardaki iyileşme eğilimine rağmen meslek örgütlerinin üst yönetim kadrolarında temsil edilen kadın sayısı oldukça az.

İş dünyasında ise TÜSİAD'ın başkanının ve Başkan yardımcılarından birinin kadın olması, kadın temsiliyeti açısından sevindiricidir.

Ama, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Türkiye İhracatçılar Meclisi, Ankara Ticaret Odası gibi diğer iş örgütlerinin karar mekanizmalarında çok az sayıda kadının yer aldığı görülüyor.

Öte yandan, sendikalarımızın yönetim kademelerinde hemen hiç kadın bulunmuyor.

Akademik dünyada ise durum oldukça farklı. Öğretim üyeleri arasında kadınların oranı ülkemizde yüzde 40'a ulaşıyor. Bu, Avrupa ve Amerika'dakinden daha yüksek bir oran.

Ama unvan yükseldikçe kadın oranının azaldığı da bir gerçek. Kadınların oranı profesörler arasında yüzde 27'ye kadar düşüyor. 114 rektör arasında yalnızca 8 kadın bulunurken, 20 YÖK üyesi arasında ise sadece bir kadın bulunuyor.

Bu da bize kadınların toplumsal temsilde yaşadıkları sıkıntının sadece siyasetle sınırlı olmadığını gösteriyor. Demek ki, bu, siyasal alana birtakım müdahalelerle düzeltilemeyecek ölçüde büyük, yapısal bir sorun.

Değerli konuklar,

Bizler AK Parti olarak kadınların, yaşamın her alanında olduğu gibi siyasette de daha aktif görevler almalarını büyük bir samimiyetle arzu ediyor, kadınların kadın olmaktan kaynaklanan her türlü mağduriyetlerinin giderilmesinin ve uğradıkları her türlü ayrımcılığın kaldırılmasının sağlıklı bir toplum olmamız için vazgeçilmez olduğuna inanıyoruz.

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan "Kadınlara Karşı Ayırımcılık Irkçılıktan Beterdir" sözüyle konuya ilişkin hassasiyetimizi büyük bir açıklıkla ortaya koymuştur.

İktidarımız döneminde kadın hakları çalışmalarında önemli mesafeler alınmıştır. Özellikle kız çocuklarının eğitimi noktasında "Haydi Kızlar Okula", "Baba Beni Okula Gönder", "Tarladan Okula" kampanyaları başlatılmış, önemli sayıda kız çocuğun okuması sağlanmıştır.

Bu dönemde, Anayasa, Medeni Kanun ve Ceza Kanunu gibi temel alanlarda, kadın-erkek eşitliğine yönelik önemli düzenlemeler yaptık. Kadının toplum ve aile hayatındaki rolünü daha güçlü duruma getirdik.

Şimdi size iktidara geldiğimiz günden beri kadın hakları konusunda attığımız yasal adımları ana başlıklar halinde sunmak istiyorum:

9 Ocak 2003 - Aile hukukundan doğan dava ve işlere bakmak üzere "Aile Mahkemeleri" kurulmasına dair kanun kabul edildi.

29 Ocak 2003 - Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi hükümlerinin, taraf ülkelerce İhlal edilmesi halinde, Ayrımcılık Sözleşmesi Komitesine "Bireysel Başvuru Hakkı" tanıyan "İhtiyari Protokol" kabul edilerek yürürlüğe girdi.

22 Mayıs 2003 - Yeni İş Kanunu kabul edilerek, "çalışma hayatında kadın hakları ve fırsat eşitliği" alanında çok önemli kazanımlar elde edildi.

10 Haziran 2003 tarihinde yürürlüğe giren İş Kanunundaki hükümler şunlar:

• işveren-işçi ilişkisinde cinsiyet dahil hiçbir nedenle temel insan hakları bakımından ayrım yapılamayacak

• iş sözleşmesinin yapılmasında, uygulanmasında ve sona erdirilmesinde cinsiyet nedeniyle doğrudan veya dolaylı farklı işlem yapılamayacak

• cinsiyet nedeniyle eşit değerde iş için daha düşük ücret verilemeyecek cinsiyet, medeni hal, gebelik ve doğum halinin iş akdinin feshi için geçerli sebep oluşturamayacak,

• kadınlar gebelik ve doğum halinde korunacak,

• doğum öncesi ve sonrası yasal izinler toplam 18 haftaya çıkarılacak

12 Haziran 2003 - Kadın-erkek eşitliği bakış açısı ile Türk Vatandaşlığı Kanunu'nda yapılan değişiklik yürürlüğe girdi.

15 Ocak 2004 - Personel alımlarında cinsiyet ayrımcılığı yapılamayacağına dair "Personel Temininde Eşitlik İlkesine Uygun Hareket Edilmesi" başlıklı 2004/7 sayılı Başbakanlık Genelgesi yürürlüğe girdi.

7 Mayıs 2004 - Anayasa'nın 10. maddesinde yapılan değişiklikle "kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür" hükmü kabul edilerek bu alanda devletin yükümlülüğü anayasal bir gereklilik olarak kabul edildi.

Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrasına bir cümle eklenerek "temel haklar ve özgürlükler alanında, milletlerarası antlaşmalar ile ulusal kanunlar arasında bir hiyerarşi oluşturuldu ve uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşmaların, ulusal kanunların üstünde olduğu" hükmü kabul edildi.

9 Temmuz 2004 - Yeni Belediye Kanunu ile "Büyükşehir Belediyeleri ile nüfusu 50 bini geçen belediyelere, kadınlar ve çocuklar için koruma evleri açma yükümlülüğü getirildi.

14 Temmuz 2004 - Devlet Memurları Kanunu'na iş kanunu paralelinde düzenlemeler getirildi, kadın memuru doğumdan önce ve sonra 8'er hafta olmak üzere toplam 16 hafta süreyle ücretli izin verileceği hüküm altına alındı. Doğum izninin bitiminden sonra ise 11 aya kadar ücretsiz izin verilir hükmü kabul edildi.

1 Ağustos 2004 - Asgari Ücret Yönetmeliğinde asgari ücretin saptanmasında cinsiyet farkı gözetilemeyeceği hükme bağlandı.

9 Ağustos 2004 - Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca çıkarılan "Kadın işçilerin Gece Postalarında Çalıştırılma Koşulları Hakkında Yönetmelik" ile kadın işçilerin gece çalışması 7,5 saat ile sınırlandırıldı. Gebe kadınların gebeliği süresince, emzikli kadınların doğum tarihinden itibaren 6 ay içinde gece postalarında çalışmaları yasaklandı.

14 Temmuz 2004 - Gebe veya Emziren Kadınların Çalıştırılma şartları ile Emzirme Odaları ve Çocuk Bakım Yurtlarına Dair Yönetmelik çıkarıldı.

26 Eylül 2004 - Cinsiyet eşitliği ve kadına karşı şiddet konusunda çağdaş
düzenlemeler içeren yeni Türk Ceza Kanunu kabul edildi. Yeni kanun 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girdi..

27 Ekim 2004 - Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile 10 Kasım 2004 tarihinde Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun kabul edilerek Kadın hakları alanında kurumsal yapı güçlendirildi.

18 Mayıs 2005 - TBMM'de, "töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılması ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi" amacıyla "Meclis Araştırma Komisyonu" kurulmasına ilişkin karar Resmi Gazete yayımlanarak yürürlüğe girdi. Komisyon çalışmalarına 18 Ekim 2005'te başladı.

20 Temmuz 2005 - Hakkında herhangi bir tedbire hükmedilen kişiler ve hükümlülerin suç işlemesinin önlenmesi ve topluma kazandırılması yönünde çalışmalar yapılmasına dair hükümler içeren Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Kanunu yürürlüğe girdi.

1 Ocak 2006 - 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun daha etkin
uygulanması amacıyla, Adalet Bakanlığı tarafından 2006/35 sayılı genelge
yayınlandı.

12 Temmuz 2006 - "Çocuk ve Kadınlara Yönelik Şiddet Hareketleriyle Töre ve Namus Cinayetlerinin Önlenmesi İçin Alınacak Tedbirler" konulu 2006/17 sayılı Başbakanlık Genelgesi yayınlanarak uygulama, İlgili bakanlıklarından alınan 3'er aylık raporlarla takip edilmeye başlandı.

30 Ocak 2009 - TBMM'de Kadın-Erkek Eşitlik Komisyonu kuruldu. Bu komisyon, bildiğiniz gibi, kadın-erkek fırsat eşitliği konusunda kamuyu bilgilendirici etkinlikler yapacak. Komisyon ayrıca, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalardaki kadın-erkek eşitliğine ve kadın haklarına ilişkin hükümler ile ulusal mevzuat arasında uyum sağlamak için yapılması gereken düzenlemeleri belirleyecek.

Değerli konuklar,

Şuna hiç kuşku yok ki kadınların siyasette etkinliklerini artırmaları, daha yüksek bir temsil elde etmeleri, karar mekanizmasında daha fazla söz sahibi olmaları hepimizin temennisidir ve bu konuda bütün yurttaşlar olarak hepimiz üzerimize düşeni yerine getirmeliyiz. Bu konuda herkesin mutabık olduğuna hiç kuşku duymuyorum.

Ama burada, kadın hareketinin temel amacının erkeklerle sadece sayısal anlamda eşitlik elde etmekten mi ibaret olduğunu sormak istiyorum.

Kadınlar eşit temsil elde ettiklerinde topluma ne kazandıracaklar?

Yani kadınlar eleştirilerinin temelini oluşturan "erkek egemen söylem"in dışında bir söylem geliştirebilecekler mi? Siyasal söyleme yeni bir bakış açısı, yeni bir soluk, yeni bir derinlik kazandırabilecekler mi?

Ben doğrusu bu sorunun cevabını çok merak ediyorum.

Değerli Konuklar,

Bu sorularımı, ülkemizi yakından ilgilendiren somut bir olay üzerinden sorarak, söylemek istediğim şeyi somutlaştırmak istiyorum.

Uzunca bir süredir toplumsal barışı tesis etmek, terörü ortadan kaldırmak, çeşitli toplumsal kesimlerin demokratik taleplerini karşılamak için başlattığımız demokratik açılım sürecini hepiniz yakından takip ediyorsunuz.

Bu demokratik açılımın en önemli ayağını hiç kuşkusuz Güneydoğu Sorunu oluşturuyor. Çünkü bu bölgede onyıllardır süren bir terör sorunu var. Bu terör birçok askerimizin şehit olmasına neden oldu. Gencecik evlatlarımız için yüreklerimiz yandı, yanıyor.

Öte yandan bu onyıllar içerisinde o bölgeye yönelik olarak terörü ortadan kaldırma adına maalesef bazı yanlışların da yapılmış olduğunu görüyoruz. Bu süreç içerisinde yöre halkının kimi anti-demokratik uygulamalara maruz kaldığı biliniyor.

Bugüne kadar süren terör ve anti-demokratik uygulamalar farklı toplumsal kesimler arasında farklı hassasiyetlerin oluşmasına neden olmuş durumdadır.

Bugün asıl ihtiyacımız olan şey demokratik bir ortamda her kesimden insanın konuşması ve bu şekilde farklı kesimlerin ilk kez birbirini dinleyip anlama imkânına kavuşmasıdır.

Çünkü insanlar birbirini dinlemezse, birbirini anlamazsa toplumsal barış nasıl tesis edilebilir? Biz insanlar konuşsun, dertlerini anlatsın ve bu şekilde bir toplumsal uzlaşıya doğru ilerleyelim istiyoruz.

Bakınız bu yöndeki samimi çabalarımız meyvelerini vermeye başladı bile. Aylardır ülkemiz silahlı bir çatışma ortamından çıktı. İlk kez silah bırakarak dağdan inişler başladı.

Bunlar çok önemli, toplumsal barışın tesisi açısından son derece tarihî gelişmelerdir.

Peki bu süreç içerisinde muhalefet ne yapıyor?

Onlardan beklenen şey bu kangren haline dönüşmüş yaranın iyileşmesine katkı sağlamak olmalıydı. Ama, görünen o ki, maalesef toplumsal barışın tesisi için yaraların sarılmasına yardımcı olmak yerine, çözümsüzlüğü çözüm olarak ortaya koyan bir yaklaşım sergiliyorlar.

Yaklaşımları ve söylemleri, toplumsal barış sürecine bir katkı sağlamak şöyle dursun, bu süreci durdurmaya yönelik bir hava taşıyor.

Demokratik açılım adını verdiğimiz bu süreç, ülkemizin geleceğini çok yakından ilgilendiren çok somut bir durum.

Bir yanda birileri kanın durması için, toplumsal barışın tesisi için çalışıyor, diğer yanda ise birileri mevcut durumun sürmesini çözüm olarak gösteriyorlar.

Bence ülkemizin bu en önemli gündemi konusunda kadınlarımız, kadın duyarlılıklarıyla, kadın kimlikleriyle ne düşündüklerini, nasıl bir tutum içerisinde olduklarını somut bir şekilde ortaya koymalılar.

Onların ortak bir şekilde ortaya koyacakları duyarlılığın, ülkemizi "erkek egemen" savaş ve çatışma dilinden çok daha ötelere taşıyabilecek yeni bir siyasal dilin oluşumuna önemli katkılarda bulunacağını düşünüyorum.

Her alanda sivilleşmiş bir toplumu, insan haklarını, toplumsal barışı, demokrasiyi, yıkımın ve ölümün değil, yaşamın ve yaratıcılığın egemen olduğu bir toplumsal düzen istemek, bunun canla başla savunusunu yapmak her şeyden önce kadınlarımıza düşmeli değil midir?

Bu şekilde kadınlarımızın, bütün ülkeyi kucaklayıcı bir barış diliyle Türk siyasetine çok önemli bir katkıda bulunacaklarına inanıyorum.

Değerli konuklar,

Kadınlarımızı içerisinde bulundukları bu duruma mahkûm kılan şey asıl itibariyle toplumsal çatışmalardan beslenen, baskıcı ve otoriter zihniyetin ta kendisi değil midir?

Bu zihniyet herkesten önce kadınları ezmekte, onları tahakküm altında tutmakta değil midir?

Bu zihniyet ortadan kalkmaksızın kadınlarımız hiçbir zaman gerçek anlamda özgürleşemeyeceklerdir. Gerçek anlamda hiçbir toplumsal kazanım elde edemeyeceklerdir.

Bu yüzden kadınlarımız ülkemizin daha özgür, barış dolu bir ülke olması için seslerini yükseltirken, aslında kendi özgürlükleri ve hakları için de seslerini yükseltmiş olacaklardır.

Türkiye'yi aydınlık bir geleceğe taşıyacak olan siyasal söylem, aynı zamanda kadınlarımızı da aydınlık bir geleceğe taşıyacak olan siyasal söylemdir.

Kadınlarımızın geçmişin köhne ideolojik kavramlarına sarılıp, varolan çatışmacı ideolojik söylemlerin yedek oyuncusu olmak yerine önlerindeki bu tarihî fırsatı çok iyi değerlendireceklerine duyduğum inancı belirtmek isterim.

Sözlerime burada son verirken, beni sabırla dinlediğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum.